AKIL ve İNANÇ

         İnsanın varoluşuyla, onu diğer canlılardan ayıran en önemli özelliği aklı olmuştur. Akıl; tarif edilmesi kolay olmayan, kimilerince bir bilgisayar sanılan veya kimilerince somut verilerle somut sonuçlar veren veya somut, soyut tüm olguları kaydeden veya ne zaman, ne sonuç yaratacağı bilinmeyen veya kimilerince de neyi, niçin, neden yaptığı anlaşılamayan bir düzenek olarak tanımlanmaktadır.

         İnsanın diğer canlılarla farkını ortaya koyan tek unsur olan akıl, evrimin izlediği süreçte ve onun sosyal ve siyasal yaşamında şaşırtıcı, tartışmasız çok önemli bir nokta olarak yer almış, her insanda farklı gelişiminden dolayı, insanın var oluşunu, canlıların varoluşundan ayırarak, başka bir yerde, başka koşullarda, insanla, diğer canlılar arasında olağanüstü bir fark olarak ortaya çıkarmıştır. Doğal olarak insan aklı da bu özelliğinden dolayı bir olağanüstülük kazanmıştır. Diğer canlılarda olmayışı veya çok küçük veya sınırlı benzerlikle yer alıyor olması insan aklını daha da olağanüstü kılmıştır.

         Hayvansal davranışların benzerinin yaşandığı ilk dönemini, “Homo Erectus” “Dik İnsan” dönemini bir yana bırakırsak, günümüzden 300.000 yıl öncesi dönemde biz onun adını değiştirecek ve “Homo Sapiens” “Akıllı insan” koyacağız ve insanlık tarihi onun aklı ve dil becerisiyle başlayacaktır. Diğerlerini kandırmaya veya kullanmaya başlamasıyla olaylar farklılaşacaktır. Aklın aracı yalan ve kandırma her şeyi değiştirecektir.

         Akılla, insan ve hayvan topluluklarını yönlendirmesi evrimsel ve değişmez bir doğal kural iken, bu dönemde akıllı ve güçlünün, egemenin yönetim şeklini değiştirebilecek  yeni unsur, yalan ve kandırma olacaktır. Bir insandaki akıl, diğerini kandırabilirken, bir diğerindekinin de kanması, inanması kandırılabilmesi mümkün olunca insan aklını somut bir şekilde tarif edebilmek tamamen imkansız kalacaktır. Buna rağmen aklın gelişimi, insanın farklılaşımı,  diğer akılların gelişimine (veya gelişememiş olmasına) bağlıdır demekte o derece doğru olacaktır. Konuşma, seslenme, dilimiz ile artık günümüzden 50.000 yıl öncesine gelebileceğiz.

         İnsan aklı kandırma, inandırma ve diğerlerini kullanma, yönetme fikrini kazanınca kandırılanın, kanması yani inanması gerekir ki, farkında olmasın ve kandıranın taleplerini yerine getirebilsin. Demek ki; bu yeni dönemin adı da “Homo Sapiens Sapiens” “Akıllı, Akıllı İnsan” dönemi olmalıdır

         İnsan aklı yüzyıllar içinde birilerinin yönetmesi, yararlanması ve diğerlerinin emeklerinin elde edilmesi üzerine gelişimini sürdürdü. Bir süre sonra birileri üretim aracını kullanır, birileri onun ürününü toplar, birileri onu korur oldu. Koruyucular ortaya çıktı. Koruyucular, yönetenlerin adına onların ve diğerlerinin ortak mallarını korumakla görevlendirilmiş oldu.

         Akıl görevi yarattı. Bir süre sonra da diğerlerinden bir kaçı yönetenin yaptıklarının aynısını kendisinin de yapabileceğini düşünerek, yönetenin yerine talip olunca, akıllılar yeni bir yol aradılar. Yöneten ile yeni yöneten çatışması, gücün ve aklın çatışması şekline dönüştü. Daha akıllı akıllılar egemenliği korumak için güçlülerin bazılarını yanlarına topladılar. Artık akıllı olmak yetmiyordu.  Güçlüler hem yanında olmalı idi, hem de güçlünün gücünü kırmak gerekiyordu. Akıllılar diğerlerinin bir kısmı için yine ilk kullandıkları araç gibi kandırmaya, inandırmaya ve kullanmaya başladılar. Akıllılar diğerlerine “siz de üretici olabilirsiniz, siz de koruyucu olabilirsiniz, siz de güzel eş bulabilirseniz, siz de fazla yiyecek elde edebilirsiniz” diyerek, görevlileri görevlerinden farklı görevlere yönlendirdiler. O insanların aklı buna nasıl cevap verecekti. Daha fazla yiyecek, daha sıcak yer, daha genç, güzel eş, onun kanması için yeterli idi.  Önce kandılar, ancak vaat edilenler gerçekleşmeyince bu kez kandırılanlar ve inananlar, güçlü ve akıllılara karşı başkaldırdılar, savaşlar, dövüşler ve inananlar (yani yönetilenler), kalabalık olanlar kazandılar. Bu kez akıllı, güçlü ve inananların liderleri birlikte hareket etmeye başladılar. Bir süre sonra kandırılanlar, halk, diğerleri, bir kez daha kandırıldıklarının farkına vardılar, kendilerine vaat edilen fazla yiyecek, sıcak yer, koruma, güzel eşler bu kez de inananların başlarındakilerin olmuş, kendileri yine kandırılan, kullanılan, sömürülen olarak kalmışlardı.

         Egemen ve ruhbanlar bir araya geldiler, yeni bir yol aradılar. İnsanlara bir yüce güç veya yaratandan söz ettiler. Bazı şeylere onun karar verdiğini, kendilerin ancak verilmiş, yüce kararları uygulamakla görevlendirildiklerini söylediler. Halka yaşarken değil, ancak göklerde, ölümden sonrası için yeni bir yaşam teklif ettiler. Halk inansın diye, kendilerinden birileri öldüğünde onu, eşleri, çocukları, eşyaları, serveti ile öbür dünyaya uğurladılar, kimse bu dünyada onların refahını anlamasın, göze gelmesin diye.

         İnsanlar yöneten ve ruhbanların bu hikayesine de bir süre kandılar, yıllar geçti. Egemenler, diğerleri, halk anlamasın diyerek çeşitli sesler, işaretler geliştirdiler, bir işaretle susuyor, diğeri ile yemek veriyor, diğeri ile halka sevgi ile sarılıyorlardı, gizemli ritüeller geliştirdiler. Bir dönemi de gizemli ve bilinmez kıldılar.

         Ancak, yönetenler ve ruhbanlar bir hata yaptılar. Bu işaret sembol ve şekilleri alfabe haline getirerek, yazıyı yarattılar, yazmaya başladılar, aralarına yönetime istemeden bilgeleri de kattılar. Halk artık tamamen onların dışında kalmıştı. Artık yönetime ortak olamazlardı, çünkü onlar okuyamaz ve yazamazlardı. (Günümüzde pek çok ülkede yönetenler hala bu yöntemi kullanmaktadır.)

         Düşündüler, yüce güç, yaratıcı dedikleri şekiller, semboller, güneş, ay, yıldız, dağlar, insanları kandırmaya yetmiyordu. Onların sembol olduğunu halkta anlamıştı. Yeni bir şeyler bulmak gerekiyordu.  Öbür dünyadaki yaşamın devamı da tuhaf kalmıştı, bu kez bilinmeyen, ulaşılamayan, görülmeyen, adı olmayan, tarif edilemeyeni ve öbür dünyayı ölümden sonra dirilmeye ceza ve ödüllendirmeyi eklediler. Dua’yı öğrettiler. Yeni bir dünya, yeni gizemli her şeyi bilen, yöneten, kaderleri çizen, geleceği belirleyen yeni bir egemenle halka boyun eğdirdiler. Yıllar yıllar da böyle dua ederek sürdü.

         Yönetenler (akıllılar), ruhbanlar (inançlılar), askerler (güçlüler) bir araya geldiler, karar verdiler. Hangi ulus, hangi din olursa olsun eğitimi azaltılmalı, bilgi akışı kesilmeli ve halk cahil bırakılmalı idi.

         Böylece günümüzün iki-üç nesili, eğitilmiş ve öğretilmiş gibi gösterilerek, hem siyasetten, hem inançtan uzaklaştırıldı, günümüzde cahil, bilgisiz ve yönetimden habersiz yeni bir dünya yaratıldı.

         Yeryüzünde akılsız, ama inançlı yeni bir insan çeşidi oluşturuldu. Hatta inançları farklı gibi imiş gibi birbiriyle kavgaya düşürüldü. Daha da farklı imiş gibi yapılarak, birbiriyle kaynaşma ve güçlenmeleri engellendi. Bilgi ve güçleri birbirinden koparıldı. İnternet gibi yeni iletişim araçlarıyla gereksiz, yanlış ve ortak bilgilerle donatıldılar. Onların küçük çatışmaları, büyük olaylar yapıldı, büyük olaylar, savaşlara dönüştü, egemenler yiyip, içmelerine devam ettiler, refah ve zenginlikleri büyüdü ve halklar daha yoksul, daha aç ve çaresiz kaldılar. Yöneten, ruhban ve askerler  tüm dünyada rahatladılar.

         Yaradılış ve yaratan korkusu ile kurnaz akıl iyice insanların inançlarını, düşüncelerini bulandırdı. Öyle ki yaratan tek ise, neden bu halde idiler? Neden birlikte değil, kavga içinde idiler? Onların yaratanı, onları izliyorsa, gözlüyorsa niye bu kavga içinde idiler? Hiç akıllarına bile gelmedi.

         İşte akıl ve inancın tarihsel gizli birlikteliği ve mücadelesi!

         Bu haliyle; akıl ve inancın çekişmesini bir yana bırakarak, insan aklının tanrısal özellikler taşıdığı veya evrimsel gelişim gösterdiği tartışmalarına da girmeden, anlattığımız süreçle inancın aklın ürünü olduğunu görerek ve gerekir ise inancın mutlaka akılla aranarak, saklandığı karanlıktan çıkarılabileceğini bir varsayım olarak kabul edelim. (Aksi takdirde inancın doğuştan, tırnak ve kıl gibi var olduğunu söylersek, onu ispat etmekte güçlük çekebiliriz.) İnancı, aklın yarattığını ve oluşturduğunu kabul edelim ki, işimiz kolaylaşsın. Bugünden itibaren konumuzu anlatmaya imkan bulalım, bugünkü  aklımız ve bildiklerimiz kadar konuşmayı tercih edelim.

         İnsanlık tarih boyunca akıl ve inancın birlikteliği işte böyle idi. Akıl kendi gelişimi ile inancı yaratmıştı, inanç kimi kez onu bastırınca, akıl mevcut inancı yok etmiş, eskitmiş ve geçersiz kılmış ve adını batıl koymuş, sonra yeni bir inancı yaratmış, insanlar bu kez ona kanınca aklı yine terk etmişler, akıl onu da zamanla unutturup, daha yenisini yaratmıştır. Görülmüştür ki, bu süreçte mücadele ve birliktelik her ikisinin gelişimi için gerekli olmuştur.

         Peki insanlık tarihindeki bu yüzlerce, binlerce yıllık birliktelik veya mücadele insanlığın evrimi olarak görülmeye başlandığında ne oldu? Acaba bu uzun evrim süreci, kısa “insan yaşamına” sığdırılabilir miydi? Bu mücadele insanın kendisine faydalı olabilir mi? Gibi ilginç bir düşünce insanın aklına takıldı. Bu düşünce önce yine akıllıklar arasında sonra inananlar arasında, gelişti. Bu kez insanlar kendi içlerinde akılla inancın mükemmel dengesini yaratabilir miyiz ? diye düşündüler ve akla yatkın, kontrol edilmiş bir inançla bu mükemmel dengeyi bulma peşine düştüler.

         Düşünürler, tasavvufçular vs. vs. derken bu arayışta en büyük ve ciddi payı şövalyeler aldılar. Haçlı Seferleriyle inancın en yoğun ve etkin olduğu Kudüs şehrine geldiklerinde, Şövalyeler bir insan ömrüne sığacak bu hızlı çatışmayı, akıl ve inancın mücadelesini ve birlikteliğini orada gördüler ve yaşadılar. Sonra Avrupa’ya taşıdılar, kilise ile kavgalı oldular, gizlendiler, aklın aydınlanma çağı Rönesans’ı “yeniden aklın doğuşu”nu yarattılar.

         İnanç inkar edilse idi, akıl düşmanı olmayan komik bir savaşa girişmiş olacaktı. Her insanın kafasına hem inancı ve hem aklı soktular. Zaten insan bu alemde sıkı sıkıya inançla donatılmıştı. Her insanın kendisinde ve düşüncesinde bu tarihsel insanlık sürecini yaşamasını sağladılar.

         Peki neden bu kadar her şeye ve inancına aklıyla duygularıyla hakim olabilen insan, nasıl oluyor da bu kadar yanılabiliyor? İnançlarında şüpheye,meraka ve boş inançlara yönelebiliyor.

          İnsan aklı bilgisayar değildir ki, bilgisayar gibi kendisine verilen verilerle, somut sonuç ve cevaplar yaratsın. Bilgisayardan iki eşit arasında seçme yapması istense, aylarca yıllarca bekler, seçim yapamaz ancak, sağda ki, soldaki veya alttaki, üstteki denirse cevap verebilir. İnsan öyle mi? Düşünür veya düşünmez rastlantısal olarak iki eşitten birini hemen kolayca seçebilir, aç ise yakındakini, yorgun ise yanındakini seçiverir, onun için bir şart, neden, yarar, niçin, nasıl çok gerekli değildir. Doğru olması da gerekmez, güzel olması da pek gerekli değildir. Nedeni bilinmez kararlarında bir bilinç olduğu söylenirse de, bu da gerekmez. Düşündüğü veya istediği, olmasını tasarladığı bir anda her şey oluverir, görür ki bazen onun istediği gibi dahi olmaz, kendisi de şaşırır. Bu nedenle aklı gibi, inancının da olması gerekliliği konusunda bir gereklilikte aranmamalıdır. İnancının olmasının, olmamasından daha iyi olduğunu düşündüğü için  insan inanmasa da kendine bile inanmış gözükür. Bazen de diğerleri, herkes böyle yapıyor diye inanıyormuş gibi gözükür.

         Peki neden kutsal kitaplar yok olmuyor? Neden onlara gerek var? Hür insan bilir ki, bu inancın yok olması, onun olmaması anlamına gelmez ve bilir ki, insanlar ancak bildikleri kadar, kültürleri kadar, o güne kadar ki bilgileriyle kanarlar, inanırlar, inançlanırlar, inançlıdırlar veya inançsızdırlar. Peki, ya yarın farklı bir anlama, algılama düzeyi oluşursa; ne olacak yeni bir inanç değil mi? Ya da insanın algılaması mor veya kızıl ötesi renkler gibi veya çok düşük, çok yüksek frekanslı sesler gibi ya da aşk gibi bazı şeyleri anlamasına yetmiyorsa, o inanca daha sıkı sarılacaktır.

         İnancına inanmamasını gerektirecek kadar kendince yeterli bilgi edinmişse, eski kutsal kitapları kapalı bir dolaba koyması gerekecek veyahut daha çok inanmak ihtiyacı duyacaktır.

         Kutsal kitapların yanımızda bulunmasındaki asıl sebep kendisi için kutsal kitaplar gerekmese  dahi, başkalarının düşünce, aklı, vicdani ve bilgisinin hala kitapların varlığını gerektiriyor olmasıdır. Yani diğerlerinin bu kitaplara henüz ihtiyacı olabileceği  düşüncesidir. O halde kutsal kitaplar yerinde durmalı, herkesin kendi aklı ve anlayışı kitapların üzerine oturana kadar beklenilmelidir. Yönetenler buna karışmamalı ancak inancın gelişimine yardımcı olmalıdır.

         Görülüyor ki inanç, hür insan için olması gereken bir şey değilse de, ilk zamanlar onunla mücadele edebilmesi, dövüşebilmesi ve aklını geliştirebilmesi için olması gerekendir. Bence bu gelişimin sınırı olamayacağı için sonsuza kadar inanç, aklımızda var olacaktır. Her geçen gün inanç eskiyecek, değişecek, eskiler batıl, yeniler yeni inanç olarak filizlenecektir.

         Hür insan için bu nedenle inancın var olması gerekir. Çünkü diğerlerinin de aynı mücadeleyi verebilmesi için, onlara inancın varlığının gerekli olduğunu anlatacaktır. İnanç olmalı ki, hür insan, diğerlerine inançla mücadele etmesini öğretebilsin, Veya aklın sürekli evrimi için inancında sürekli gelişmesinin gerekli olduğu gösterilebilsin.

         Hür insan akıllı olmalı ki, diğerlerine aklını kullanabilmeyi öğretebilsin, veya her insanın kendi inancını yaratmasına olanak sağlayabilsin.

         Ancak insan bilmelidir ki; akıl daima inancın önüne geçmek için daha fazla gelişim göstersin.

         İnanç gerekli dedik, peki olmasa, ne olurdu? Önce ilk anlattığımız gibi insanlar kendi akıllarına güvenerek, diğerlerini yönetmeye çalışırlar, diğerlerinden üstün olduğunu ileri sürerlerdi. Bu daha akıllı veya daha güçlü de kavganın, çatışmanın nedeni olabilirdi. Tıpkı insanların inançlarında yaratılan göstermelik farklılıklar ve insan yapımı tuzaklarla dolu dinler nedeniyle, bugün insanların karşı karşıya getirildiği ve din savaşlarının çıkarıldığı gibi, sözüm ona, aklın ürettiği başka nedenler savaş sebebi olurdu.

         İnsanlar bu durumda ne yapmışlar? İnanç geliştikçe, değiştikçe akılla kontrol edebilmişler veya edebilmeyi insanlara öğretebilmişlerdir.

         Şimdi buna bakalım; İnançların birbiri üstüne oturduğu en önemli mekan Ortadoğu’dur. Sümerle, Mısırla, Keltlerle, İbranilerle, Hıristiyanlar ve Müslümanlarla üst üste gelişen bu eski inançlar her seferinde aklın inanç üzerinde değişik bir çözümüyle karşılaşmış ve akıl bu çözümleriyle inancı değiştirerek ve düzelterek insanın aydınlanmasını hızlandırmıştır.  Akıl ve inanç mücadelesinin sırlarını, Zerdust dininin, Yahudi öğretisi üzerindeki etkisini, İbranilerin Babil’e sürgün gidişi ve dönüşü ile günümüze taşımışlar, Şövalyeler vasıtasıyla da Kelt kültürü Musevi geleneğini süslemiş, onu İslam süzgecinden geçirmiş ve bir Hıristiyan versiyonuna dönüştürürerek  insanlığa kazandırılmıştır.

         Onlar tanrıyı sorduklarında karşısındakinin zeka ve ruhunun eğitimine göre, eğitim ve kültürüne göre, bunun değişeceğini görmüş, Tanrıyı bazen doğa, bazen görünemez bilinemez güç, bazen her şeyin hakimi, kaderlerin ve geleceğin belirleyicisi diye tarif etmişlerdir. Ancak onların tarifinde asla  korku, ceza, eziyet olmamıştır.

         Öncekilerin bu öğrettikleriyle hür insanlar biliyorlardı ki, insan kendi aklı ve düşüncesi kadar kendini yükseltebilirdi, tabi ki diğerleri de kendi arzuları kadar düşünür, anlar veya anlatabilirdi, demek ki, olduğundan fazlası (devrim gibi) yapılamazdı. Bu nedenle inancın adı, dayanağı, ölçüsü olmadığından, onu tartışmaktansa, karşıdakine inancı değil “aklını kullanmasını öğretmek” en kolay ve doğru yol olacaktı.

         Biliyorlar ki, aklının gücü olmayanların inançlarını şekillendirmesi ve geliştirmesi de kolay olmayacaktı. İnanç inançtır. Eskiyen ve dünkünün adı batıl inanç, bugünkünün adı yeni, taze inanç olur. Ya yarın bugünün inancı denilen ne olacak? Tabii ki batıl inanç. Bu süreç sessizce izlenmelidir. İnananlara ve yalnızca bunun olabileceği öğretilmelidir.

         Hür insanlar tüm dinlerin, inançların kendinden önceki inançların dinlerin üzerine kurulduğunu anlamışlardı, aklın inançları şekillendirdiğini, her gelişen aklın da yeni inanç ile eskisini batıl kıldığını bildiklerinden, batıl inanca, eski inançlara insanların dönmesini engellemeye çalışmışlardır. Yeni inancında akıl tarafından bir gün batıl kılınacağını bildiklerinden dinlerin öncekilerden emanet aldıkları söylencelerindeki doğa üstü mucizelerine de asla inanmamışlardır. İnsan aklının özgür olmasıyla, alevlenen hayal gücü, coşan ruhu, gelişen ahlak kurallarıyla yeni inançların doğuşuna imkan vermişler, her düşüncenin çelişimine imkan sağlanmışlardır . Akıllı insan için inancın tehlike olamayacağını herkese göstermeye çabalamışlardır.

         Buna rağmen bazıları inancı ortadan kaldırsa, her şeyi aklın yaptığını söylese mutlak hakikatın “kendini bilmek” olduğunu ileri sürse, bireyci düşünceyi öne çıkarsa ne olurdu? Kavga, dövüş. Hakikatın tarifi herkese göre yapılacak, yine bu tarife uyanlar yönetici, ruhban şekline sokulacak yine hiçbir şey değişmeyecekti. Akıl ile inanç arasındaki köprünün öbür ucu da belki bu ucu kadar karmaşık idi.

         Köprünün asıl sebebi yine insan aklıdır, çünkü her şey insan aklının ürünüdür. Akıl kurnazdır, yararcıdır, hesapcıdır. Böyle olunca o aklın tüm yaptıkları, yapana göre akılcı olur, söyledikleri ritüel ve kural olur. Bir süre sonra mutlaka akıl ve inanç çatışması yine doğar.

         İnsana suçlu imiş gibi konulan kurallara uymama durumuna sokan, bizleri zorda bırakan bunları yaratanlar yine kimler? Anlattığımız gibi yönetenler ve ruhbanlar değil mi? Onların koyduğu kurallar olmasa, insan eğitilmiş ve erdemli kılınmış olsa, aklı ile kendisinin ve diğerlerinin özgürlüğünü koruyabilse, engellemese, ona kural gerekir mi? Hayır! Yaptıkları için geriye bakması gerekir mi? Hayır ! Yaradılışı ve Yaradanı araması aklına gelir mi? Hayır ! Aklı inancı karşısında yenilir mi? Hayır ! “Köprü”ye gerek olur mu? Tabi ki hayır!

         Özgür insan, duygularını aklıyla, aklını da vicdaniyle kontrol etse; onun bu kurallara ihtiyacı olur mu? Tabi ki hayır! Peki ! Bugün olduğu gibi onun uyacağı veya uymayacağı kurallar (yaratılırsa) düzenlenirse ne olur? İnsanlar, bu kuralların varlığından dolayı daima yaptıklarına bakar ve uygunsa kendisini suçsuz, uygun değilse suçlu sanırlar değil mi? Başkalarının veya yönetenlerin ve ruhbanların koyduğu bu kurallar neye yarar? İnsanları  yargılamaya değil mi? Yargılanma korkusu oldukça yaptıklarına ve geriye bakar, korkar, düşünemez, sonuçta hiçbir şey yapamaz hale gelir değil mi?

         Akıllı insanlar, kendilerini suçlu hissetseler veya korksalar ne yapar? Hemen geri döner, bunu neden yaptığını kendi kendisine sorar ve sorgular, kendisini hemen sessizce yargılar, doğal olarak suçu kendisinde göremez! Daha öncekilere, diyalektik olarak eğitimine, anasına, babasına, öğretmenine, bahçedeki ağaca, hızlı akan dereye, o gece parlamayan aya neden bulur. Suçu onlarda bulur. “Yaradılışta mı bir hata var?” “Yaratan beni neden böyle yarattı?” demeye başlar! Başka bir yoldan kendisine zararı olmayacak şekilde her şeyi sorgulamaya yönelir.

         Törenlerdeki boru seslerine, gümbürdeyen davul sesine, neden bu tapınakta olduğuna? Neden yönetime bu şekilde, bu koşullarda bağlı olduğuna? Bir Tanrıya veya bildiği birkaç yüz tanrı veya tanrıçaya neden inandığına? Merak salar, yönelir.
        
         Akıl, önce yaradılışı, sonra Yaratanı sorguladı ve tanımladı. “Her şey kaos ile başladı” denildi. Öyle ise yaratanın önce yaratılması, her şeyin düzene girmesi, ahengin sağlanması ile tesadüflerin yok edilmesi gerekmez mi idi? Demek ki, önce yaratanın yaratılması gerekmez mi idi? Sorusunu sormak akla gelmez mi idi? Başlangıcı araştırmak, başlangıcın nedenini de sorgulamak gerekmez mi? Diye sorgulamayı sürdürdü. Yaratandan önce bir şey olmamalı ki, o ilk olsun, başlangıç olsun, eğer ondan önce madde veya başka bir şey varsa, artık o ilk olmaktan çıkar ikinci olurdu, yani başlangıç olamazdı. Kendi yaşamına uygun “Başlangıç” ve “son” insan aklının kavramları olarak tanımlandı. Zaman ve mekan üzerine kurulmuş kavramlar idiler. Zaman ve mekan anlayışı değişirse, sonsuz başlangıç veya sonsuz son tanımları ortaya çıkabilir mi idi? İnsan aklı gözlediği canlı yaşamına uygun  “başlangıç” ve “son” arayışındadır. Oysa evrenin ne başı, ne sonu olabilir mi?

         Önceden bilinemez bir ilk, geçmiş ve geleceğin birbirine girdiği an gibidir, ilkten öncesi yoktur ki, onun adı ilk olsun, eğer o ilk ise neden-sonuç değerlendirmesiyle onun nedeninin daha önce olması gerekmez mi idi? Annesi kendine hamile bile değil iken, çocuğun annesine sokakta rastlaması gibi bir şey olmaz mı düşündüklerimiz?

         “İlk”i, “Yaratan”ı, “Başlangıç”ı aramak, düşünceyi bulandırmaktır. Bulandırmak değil, bilinmezi, belirsizliği, karanlığı tarif etmeye çalışmaktır.

         Ne yapsın insanoğlu, kolay bir yol bulması lazım !

         “Sınırsız geçmişe uzanan ve hiçbir başlangıcı olmayan, genişleme ve büzülmelerden ibaret rastlantısal sonsuz bir evrenin evrimi” gibi anlaşılması zor bir tanım yerine; algılamasa veya kavrayamasa bile kendisinin kolayca anladığı, tanımladığı dünyasını, evrenin içine oturttu ve bu olağanüstü yaradılışı Yaradana emanet ediverdi.

Güneşin helyum gazının hidrojenle birleşmesinden arta kalan oranın belli bir kısmı dünyamıza ulaştığı için “Yaratanın bunu düzen ve ahenk içinde tuttuğunu” söylemeye başladı. Aklına hiç getirmedi ki, güneşin yaydığı bu orandaki enerjiden dolayı, bugünkü şekliyle dünya yüzeyinde canlıların yaşamasına ortam oluşmuştur. Böylesine insanın düşüncesi bulanıklaştı, şaşırdı, kendi de uydurduklarına  kolayca inanmaya başladı. Yani, “evrendeki koşullardan dolayı insanın varlığı oluşmuştur” diyemedi, evrene, dünyamıza ve insana bir “Ayar Veren”in varlığını ileri sürmeye başladılar.

         İnsan aklı (veya zekası diyelim) buna benzer tüm inandıklarını böyle biçimlendiriverdi.

         Peki, kendi aklı ve iradesi dışında gelişen olayları izah edemeyen insan ne yapsın diyeceksiniz. Çağlar öncesinden beri bunları hep aklına getirmiş kendine sormuştur. Beklenmedik veya onun beklemediği, rastlantısal veya onun hesaplamadığı olaylar bir başka aklın ürünü müdür ? Diye düşünmeye başladı. Karar verememişti. Öncelikle aklı, bir diğer aklın şekillendirdiğini, yani bir insanın diğerlerinden etkilendiğini fark edememişti. Fark edince göremediği etkileyenin adını başka türlü koydu ve “beni daha başka biri, insandan başka biri daha etkileyebilir mi?” Diye  düşünmeye başlamıştır. Kolaya kaçarak, görünmeyen bilinmeyene Tanrı adını koyuverdi.

         Sümerde gözetleyen, kaderleri belirleyen ve kararları veren bir “Tanrı Enlil” yaratırken, Mısırda 500 yıl sonra Horus’u, Horus’un gözetleyen gözünü, Tevrat’ta ve Kur-an’da her şeyi bilen, gören ve denetleyen varlığı ortaya çıkarmıştır.

         Bakalım yarın insan aklı bizi nereye götürecek? Günümüzde gözetleyen Tanrı fikri, yavaşca yaratan tanrıdan insanı uzaklaştırmaya başlarken, yarın nerelere gideceğiz? Vah zavallı inancımız.

         Siz bu söylediklerimi benim düşüncem olarak değerlendirebilirsiniz. Böyle olabilir mi? Ben, benden öncekilerin bilgileri, söyledikleri olmasa, aklımla onları toparlamasam ve zekam ile onları değerlendirmesem bunları nasıl söyleyebilirim?

         Mustafa Kemal Atatürk’te Büyük Nutku’nda şöyle diyor;
         “Efendiler, bütün beşeriyetin, tecrübe, malümat ve tefekkürde teali ve tekemmülü Hıristiyanlıktan, Müslümanlıktan, budizmden sarf-nazar ederek, basitleştirilmiş ve herkes için anlaşılacak hale konulmuş, alemşümul saf ve lekesiz bir dinin teessüsü… Tahayyülünün tatlı olduğunu inkar edecek değiliz.”

         Bunu yapacak olan yaratan değildir, bu söylemde yaratılandan zamanla bir değişik din oluşturulması beklenmektedir. Yani yaratana değil, varlığa, sanki bizlere bir görev verilmektedir.

         Yaratan, inancı ve sonrasında onun kılıfı olan dini neden istesin? Neden Tanrı farklı gibi yüzlerce din yaratsın? Neden dine ve ibadete ve inanca tanrının ihtiyacı olsun? Diyelim ki ilk insandan itibaren inanç olsun! Hz. Adem’in inanca ihtiyacı var mı? İnancını kime gösterecek? Zaten Tanrı biraz önce, cennette onunla değil mi idi? Zaten onu tanımıyor mu idi? Zaten onun ne bildiğinden haberdar değil mi idi? Adem inancını kime anlatsın? Kimi inandırsın? İkinci insana değil mi? Neden peki? Tanrının bildiğini, diğerine anlatmaya ne gerek vardı? Bir şekilde inancını anlatanın bir yararı vardı ki, böyle yapıyordu. Kendi yararını arıyordu. Onu bu yarara kim yönlendiriyor? Kurnaz aklı değil mı? Ah kurnaz şeytan seni !

         Hadi inancı tarif et bakalım !

         İnanç tarifine girişilirse, bunu kavram haline getirmek yine insan aklıyla olacaktı, bu nedenle her insanın tarifi ve tanımı kendi aklı, bilgi birikimi, kültürü ve nihayetinde zekası ile sınırlı olacaktı. Hatta ona anlatılan veya öğretilen gibi değil, insanın onun algıladığı biçimde oluşacaktı. İnanç bu nedenle öznel bir tanım olarak ortaya çıkarken, akıl, inancı belirleyen nesnel ve somut bir değer olarak kalacaktı. Akıl, zekası ile bir şeyi yaratırken, bilinç gibi, inanç gibi tanımları oluşturabilirken, geri kalan her şey de ona bağlı ve onun ürünü olacaktı. Akıl, ürünleri ile gelişecek, onları sürekli değiştirip geliştirecek bu arada kendi de gelişecekti.

         İnsan aklı, sen öyle kurnazsın ki, önce Havva’yı, sonra oğullarını, kızlarını başlamışsın kandırmaya, karanlık oda içinde olmayan fareyi varmış gibi anlatmayı öğrendiğin anda, her şey senin eline geçmiş. Bilinmez ve karanlık; İşte, korkunun temel taşları ! Ana rahmi gibi, ölüm gibi, başlangıcı ve sonu da karanlıkta olan insan, diğerlerinin korkusunu kullanmaya başladı bile!

         Hani diyorlardı, “Nasıl bilinebilir, ancak niçin bilinemez” diye.

         Evet “nasıl” anlatılırken, “nasıl” değiştirilebiliyorsa, “niçin” anlatılmak istenirken de “niçin” değiştirilebilir. Çünkü nasıl ve niçini soran zaten insan aklıdır. Dilerse yeni bir yalan uydurur, dilerse herkesi “doğru budur” diye kandırır, o halde niçin ve nasıl da aklın bir oyuncağıdır.

         İnsan aptal mı? Hem Tanrı’nın iradesine inanacak, hem de kendi içindeki tanrıyı bulmaya çalışacak! Tanrı onun içinde ise, onun iradesi kendisinin iradesi olmuyor mu? Böyle düşünenler yüzyıllardır bozkırlarda, dağlarda mecnun gibi dolaşmaktan başka bir sonuca varamamıştır, sonunda “hakikati buldum” diye sevinç çığlıkları ile üstünü başını parçalayıp, kendini uçurumun kenarından aşağı bırakıvermişlerdir.

         İnsan “hakikat” dediği hiçbir şeyi bulamaz, çünkü hakikatı kendi aklında kurar, yaratır veya var sanır, arar, buldum sanır.

         Hakikat insanın yaşamıdır.

         Hakikat insanın kendisidir.

         İnsan aydınlığa doğmuştur. Rahimden çıktığı gibi, artık aydınlık onu bekler. İnsan, karanlığa Güneş gibi doğmuştur. İnsan aklı aydınlıktır, özgürdür.  Korku, bilinmezler ve karanlık onu tutsak edemez.

         İnsan aklı, inancın ustasıdır, mimarıdır.

         İnancı yaratan akıldır. İnancı tarif eden akıldır, insanı özgür bırakan veya akıl ile inancın arasına sıkıştıran, şaşırtan yine akıldır, yine salt inançla insanı aptal eden de onun aklıdır.

         Akıldır, inancı mekanik yapan kapılardan sürünerek içeri sokan, tapınakta yerlere yatıran, inancı duygusal yapan, diğerlerinin kölesi haline getiren eminim yine akıldır.

         İnsanı inancında özgür bırakan da yine akıldır.

         Hepsini ve her şeyi yapan, ne olağanüstü bir irade vardır, ne muhteşem bir bellek, ne evrensel bilinç ne de tanrısal vicdan vardır. Bunlar yaratılmışın, var olanın kendi düşünsel eserleridir.

         Ancak başka bir akıl, Tanrıyı ve inancını şöyle anlatabilir; Evrene, evrime ve doğaya karışmadan, insanı ve onun aklını yönlendiren, insana bilinmeyen yarını belirleyen, belki milyonlarca yıl önce sönmüş bir yıldızın ışığının bugün bize ulaşması gibi, zamanın dışında, bizim yaşamımızı gözleyen bir başka akıldan, Tanrı’dan söz etmek doğru gibi düşünülebilir.

         Evet şimdi biz insan olarak böyle mi düşünelim?

         Bilinmez karanlıkta geleceği düşünmek kadar geçmiş, yaratılış ve yaratan merakı da bizi bir yere götüremez. Kendi ayak izlerimizi izlersek yaradılış merakı ve  bilinmezlerle vaat ve cezalarla insanları Yaradanla birlikte olmaya yönelten, bundan yararlanarak, insanla, onun tanrısı arasına giren ve kendilerini Yaradan adına hareketle güçlü kılan, ceza verip, affeden ve insanları kendilerine kul yapan, gerektikçe insanlar için korku, umut, ceza ve ödül ile yeni ritüeller yazan, daha sonra istedikleri sonucu alamadıklarında, insanların yaradılış ve Yaratan açıklamaları ve betimlemelerindeki farklar ile farklı dinleri ortaya çıkaran, sonuçta ulu bir ağacı, yüce bir dağı, parlak bir yıldırımı, yakıcı bir ateşi, sonunda bilinmeyen, görünmeyen, anlatılamayanların tanımlaması ile bu inançların diğerlerine kabul ettirilmeye uğraşan ve birlikte inananlar, birlikte hareket edenler, birlikte paylaşanlar veya (yine bu karmaşa sürsün diye) paylaşmayanları oluşturan, birilerinin dinlerinin diğerlerinin dinlerinden ayrıldığını söyleyen (dinler) ruhbanlar ve (siyasetler) yönetenlerden kurtulalım.

         Bunun için, yöneten ve ruhbanlara inanmaktansa, kendimizi, varlığımızı kavramak, anlamak, ona kavuşmak en doğru iz takibi olacaktır. O zaman “seçeceğimiz kendimiz”in  ortaya çıkışı kolaylaşacak, kendimiz olunca bu seçimde hiç tehlike olmayacak kişi kendisi için kötüyü seçemeyeceği için, hep iyiyi veya kötü de olsa iyi sandığını seçecektir. İnsan iyi ve kötü seçiminde, her zaman iyi için de karar veremeyebilir, insan aklı özgür olduğu için bazen ( değil çoğu zaman) aklının dışında da karar verir. Biraz önce söylediğimiz gibi eşit şartlardaki iki nesneden birini seçmesi istense, insan sebep olmasa bile rastlantısal iki eşitten birini kolayca seçebilir. Bilmediği hakkında bile kolayca karar verebilir. Toplumda onun için iyi ve kötü değerler belirlense, bu iyi ve kötüler Tanrı’nın emirleri dahi olsa, yalan söylemeye, karısını dövmeye, dürüst olmaya, evlenmeye, şarkı söylemeye yine o karar verir. “İyi”yi de o oluşturur, “kötü”yü de o yapar. Aklına göre düşünür, ama yine de beklenmedik şartsız rastlantısal kararlar oluşturur.

         Tıpkı “Bir melek Hz. İbrahim’e oğlu İshak’ı kurban etmesini buyurur. Hani, gelip de “sen İbrahim’sin, oğlunu Tanrı’ya adayacaksın” diyen varlığın gerçekten bir melek olduğunu bilse dahi yine sorar “Sen sahici bir melek misin?” sonra, işi sağlamak almak için ilave eder, “Ben mi İbrahim’im?” deyişi gibi.

         Hem aklımız ve erdemlerimiz, hem de inançlarımız bizim ürünümüz,  o halde bir tek yapacağımız şey var !

         Kozmik Agnostisizmin (bilinemezcilik) en iyi ifade edicisi Arthur Eddington şöyle diyor ; “Bilinmeyenin kıyılarında acayip ayak izleri bulduk. Bu ayak izlerinin kökenini açıklayabilmek için birbiri ardı sıra (bizce) sağlam teoriler kurduk ve sonunda bu ayak izlerini bırakan canlıyı yeniden üretmeyi başardık. O da ne? Bu iz bize aitti.” Kendi ayak izlerimizi takiple, aynaya, gözümüzün içine bakmak, Descartes’in dediği gibi yalnızca kendimizi yenmek olacaktır.

         Sakın, kendi ayak izlerinizin etrafında dolaşarak,  bu kurnaz insan aklının her şeyi yaptığını veya yapabileceğini de sanmayın! Sakın aklın bir ürünüdür diye inancı da küçümsemeyin! İnanç ta öyle güçlüdür ki, aklınızı veya varlığınızı bir anda yok haline getirebilir. Var sandığımız boş  izlerin peşine düşersiniz. Yapmanız gereken her şeyi, başka bir küçük iz ile erteleyebilirsiniz.

         Akıllı ve her şeye sahip olan bir insan, mutluluğu ararken ve ona ulaşamaz iken, inanç küçücük bir beklentinin, rastlantının gerçekleşmesine sahiplenerek, mutluluğu ve tatmini sağlayabilir. Gördüğünüzü sandığınız bir iz sizi başka yerlere götürebilir.

         Akıllı insanların gülüp geçtiği küçücük bir sevinç, inançtan kaynaklandığı düşünüldüğünde veya sanıldığında insanları en yüksek mutluluğa ulaştırabilir.

         İnanç, aklın kontrolundan çıktığında, insanları dinginleştirir, her şeyin yaratandan geldiği ile noktalanan bir kabullenme noktasına insanı getirir ki, artık kendi bir şey yapmadığı için, bu kez insanı her yaptığı veya yapılanı kabullenilir hale getirir. Olaylarda neden ve sonucu aranmadığından her şey sevinç sebebi olur.

         İnanç hali, aynı aklın gücü gibi farklı hormanları çalıştırır. Dün aklın adrenalini yerine, bugün inancın melatonini vücudu sarar. İnanç çikolata gibidir. İlk tat müthiş, devamı şahanedir, ama fazlası?

         İşte insanın akıl ve inancı arasında neyi, nasıl ve neden, ne zaman yaptığı sorularının cevapları böyle saklı kalmıştır.

         İşte anlatmaya çalıştığımız akıl, inanç mücadelesinin değişerek, gelişerek farklı düzeylerde akıl, inanç birlikteliği olarak sürüp gitme nedeni de budur.

         Gerçek ne olursa olsun, hem akıl, hem de inançtan vazgeçemeyiş nedenimiz de burada saklıdır.

         Görüyoruz ki, cezasıyla, ödülüyle süslenmiş inancı ile aklı arasına insan sıkışıp kalmıştır.

         Hani insan ilk günler Homo Erektus’tan, Homo Sapiens’e, sonrada Homo Sapiens Sapiens’e geçmişti ya! Şimdi bugün bu zavallı insan nereye geçsin. Yönetenler, ruhbanlar öyle bir inanç şekillendirdiler ki, bir süre daha onların akıllarının ürünü olan bu inançlarımızı anlamaya çalışacağız. Anlamasak ta, bilmediklerimiz için bugün konuşmayacağız, yalnızca kabul edeceğiz veya kabul ediyor gözükeceğiz. Ancak yarın insan aklı, kendisinin dün yazdıklarına, uydurduklarına yine geçmişteki gibi çözüm bulacak ve aklın egemenliği  ve öncülüğü mutlaka yine sağlanacaktır.

         Ancak yakın yarında ve daima akıl ve inancın, dün olduğu gibi mücadelesi devam edecektir. Gelecek mutlaka aynı dün gibi daima aklın zaferi ile şekillenecektir. Dün dik insanın (Homo Erektus’un) yaptığına, nasıl akıllı insan (Homo Sapiens’in) devam etti ise ve onu da akıllı akıllı insan (Homo sapiens sapiens) devam ettirdi ise, bugünde biz insanın önünü açmak ve aydınlatmak için aklı, vicdanı ve inancı, düşüncesi hür insanlar olarak, aklı özgür bırakacak, diğerlerine öğrenmeleri için yardımcı olacağız, yol göstereceğiz, engel olanlarla (ruhban ve yönetenlerle) mücadele edeceğiz.

         Ben yazılanları okuyabildim, biliyorum. Söylesem inananlar, kendileri okumadıkça, göremedikçe buna itiraz edeceklerdir. Onu herkes kendisi okumalı, görmelidir. Tabii ki benim okuduğumu onlarda okuyabilir mi? Silinmiş kelimeleri çözebilirler mi? Onu bilemem, çok eski idi, silinmiş, nerede ise okunamayan harfleri kimi yerde aşınmıştı, ben harflere aklımca “böyledir herhalde” dedim ve burada “şöyle diyor” diye düşündüm. Okumanın güçlüğünü bildiğim için böyle bir yazı hazırladım. Dün olduğu gibi yazılanları okuyamayanlar “böyle saçma şeyler yazılır mı?” Diyebilir.

         Siz de okuyun, okumaya çalışın. Tanrı ile aklınızın arasına başka birinin girmesine izin vermeyin göreceksiniz, bana hak vereceksiniz.

Nadir Elibol
Ankara, 12 Şubat 2008

 

KAYNAKLAR

  1. Kutsal Kitap - (Eski ve yeni antlaşma-Tevrat-Zebur-incil) yayıncı kitabı Mukaddes şirketi, İstanbul (3.Basım), Mart 2003 (Syf.1627)
  2. Tevrat – çeviri Dr.Jur.Hakkı Demirel, İstent Antuan Kilisesi satımı, İstanbul 2000 (syf.253)
  3. Talmud Nedir? – Yazarı Rabbi AAron Porry, çeviri Estreya Seval Vali, gözlem gazetecilik Basın ve Yayın A.Ş., İstanbul Kasım 2005 (1.Basım) (Syf.338)
  4. İncil – Yeni Yaşam yayınları, İstanbul 3. Basım Aralık 1996 (Syf.604)
  5. Kur’an- Suudi Arabistan Krallığı, Medine-Münevvere 1987 (syf.603)
  6. Tevrat, İnciller ve Kur’an yazar Maurice Bucaille çeviri Mehmet Ali Sönmez, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, Ankara 2001 7.baskı (syf.386)
  7. Sümerler – yazarı Samuel Noah Kramer, çeviri Özcan Buze, kabalcı yayınevi İstanbul, 1.Basım, Eylül 2002 (syf.460 )
  8. Tarih Sümerde Başlar – yazarı Samuel Noah Kramer, çeviri Muazzez İlmiye Çığ, Türk Tarih Kurumu Yayınları, 3. Baskı, Ankara 1998 (syf.349)
  9. İnsanın Hikayesi – yazarı James C. Davis, çeviri Barış Bıçakçı, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları 1243, Haziran 2007 İstanul (syf.478)
  10. Rastlantı ve Kaos – yazarı David Ruelle, çeviri Deniz Yurtören, Tubitak Popüler Bilim Kitapları No:7, 15. Basım, Aralık 2000 Ankara, (syf.183)
  11. İlk Üç Dakika – yazarı Steven Weinberg, Tubitak Popüler Bilim Kitapları No:11, çeviri, Zekeriya Aydın, Zeki Aslan, 3. Basım Mayıs 1995 Ankara (syf.168)
  12. Evrenin Kısa Tarihi – yazarı Joseph Silk, Tubitak Popüler Bilim Kitapları serisi : 46, çeviri Murat Alev, 5. Basım Mart 1999 Ankara (syf.273)
  13. İnancın En Güzel Tarihi – yazarlar Jean Bottero, Marc-Alain Ouaknin, Joseph Moingt, çeviri İsmet Birkan, İşbankası Kültür Yayınları 722/45, 1.Bakı Kasım 2003 İstanbul (syf.162)